Showing posts with label TURKCE. Show all posts
Showing posts with label TURKCE. Show all posts

Friday, May 4, 2012

Hayatta en zor sey yasamak. Cogu insan sadece varoluyorlar. - Oscar Wilde







"Dünya sadece zevk, eğlence, mutluluk, ihtiras ve bilimum ihtiyacın giderilerek yaşanıp ölünen bir yer midir?" diye bana bir mesaj atarak surekli susturmaya calistigim beynimdeki varolcu canavari costuran canim arkadasim Turgut'a...



Olum genelde bunalim veya kederle iliskilendirilir, oysa benim olme istegini duydugum tek an, asiri mutlu oldugum bir andi.

Bir yaz gunuydu, Bodrum'daydim, yanimda arkadaslarim vardi, annemi opup koklamistim, bizim evde hep birlikte kahvalti yaptiktan sonra denize girmis, havuzda oynamis, cig borek yemis, aksaminda dus bile alamadan tuzlu bikinilerimizin uzerine cektigimiz sortlarla igrenc muziklerin caldigi bir barda delice eglenmis, mekanlar kapaninca Cafe del Mar'in plajinda nargile icerek gunu agartmis, ve hic uyumadan kahvalti yapmak icin bize gitmek uzere 7 kisi bir arabaya dolusmus, Guvercinlik'in yolunu tutmustuk. Kivrilan yollarda deniz kenarinda ilerlerken kendi kendime dedim ki, "Allah'im cok mutluyum. Boyle bir anda olmek istiyorum."

Oyle siradisi sevinc patlamasi yaratacak birsey olmamisti ama kendimi ucsuz bucaksiz hissetmistim o gun. Cok ama cok ozgurdum, her an her yere gidebilir, herseyi yapabilirdim. Cok sevildigini hissetmek insani ozgurlestiren birsey. Seven beni boyle de seviyor zaten diyerek korkmadan kirabiliyor insan tabulari, kafasinin dikine gidebiliyor. O arabadaki herkes bir birimizi cok seviyorduk, o yuzden biz ozerktik, dokunulmazdik, durdurulamazdik. Sevilmek insani yenilmez hissettiriyor. Sanki ucurumun kenarindan kendimi biraksaydim kayalara, bana birsey olmazdi o gun.

O noktadan daha iyiye zaten gidemezdi hayat. Ondan ote mutluluk olamazdi. O an, orada olebilirdim.  

Olum nedir ki aslinda? Hayatta ne yaptiysan yanina kaldigi noktadan baska birsey mi olum?

Ne kadar calismissin, ne kadar yukselmissin, ne kadar biriktirmissin, ne fark eder ki oldukten sonra. Hepimizin bir vakti var su dunyada, ozunde, yaptigimiz herseyi kendimizi zil calincaya kadar oyalamak icin yapiyoruz. Kendinizi nasil oyalamayi tercih edersiniz, sevgilinize sokularak mi, yoksa muhasebe kayitlarini ederek mi?

Insana olumu unutturduklari an, hayatinin kontrolunu ele geciriyorlar. O zaman burdaki sayili vaktini hiyar gibi bir ofis hucresinde gecimeye ikna ediyorlar seni. Kisir donguye giriyorsun; calistikca olumu unutuyor, olumu unuttukca calisiyorsun. Olumden en cok korkan kole ruhlardir, onlar da kacip kacip plazalara, uc harfli kisaltmalara indirgenis titrelere saklanirlar.

Hayat ve olum ic icedir, bu yuzdendir ki yasamayanlar, olmeyi de beceremezler.

18. katin klimasini solumus cigerler mi daha guzel curur, yoksa Istanbul sokaklarinin egzozunu soluyan cigerler mi acaba?

Sadece ozguveni tam insanlar becerebilir yasamayi. Cunku onlarin, toplumun onaylarina ihtiyaci yoktur kendi degerlerini bicmek icin. Bir koltuk kapmalarina gerek yoktur kendilerine kendilerini ispat etmek icin. Nitekim, sacini supurge etmeden yukarilara tirmanilmaz, supurge olmus kafada da yasama sevinci kalmaz.

Aslinda evet, dunya zevk, eglence, mutluluk, ihtiras ve bilimum ihtiyacin giderilecek, yasanip olunen bir yer bence. Ama en buyuk ihtiyac sevgi. Ve sevgi oyle bir tezattirki beraberinde hem ozgurluk, hem de sorumluk getiriyor ki, budur beni rayimda tutan, iyi bir insan yapan. Sevdiklerimi mutlu etme istegi. Onlar benim hayatimin anlami, tadi tuzu.


Bir erkek arkadasimla ideolojik bir mesele yuzunden deliler gibi kavga etmistik (zaten hic elle tutulur birsey icin kavga etmezdik, ideolojik kapismalardi bizimkisi). O demisti ki, "Cocugumuz olursa astronot olsun isterim, onu o yonde hazirlayacak sekilde yetirecegim". Ben de kuplere binmistim, sen nasil olur da cocugun hayatina onun icin karar verirsin, bu nasil bir egodur?!!" diye. O da, "Ben insanliga hizmet etsin istiyorum, bundan daha yuce bir misyon olabilir mi?" demisti. Ben de bu dusunce sekillerinin, toplumun insanlari kole hayatlara hapsetmek icin gelistirilmis ego tuzaklari oldugunu savinmustum. Oyle ya, yoksa kim cekecek dunyanin pisligini. Elbet insanlari hayatin guzelliklerinden vazgecirip kolelige razi edecek motivasyonlar yaratmak lazim...

Cildirdim, ne o, birileri bir labratuara benim cocugumun adini verecek yada heykelini dikecek diye o omrunu uzayda yanliz ve hayattin butun guzelliklerinden uzak mi gecirecek?! Dedigim gibi, olum ne yaptiysan yanina kaldigi an. Benim cocugum oldugunde yanina hovardaliklari, asklari, dostluklari, hayal kirklari, ihanetleri, maceraleri, yedigi yemekler, dinledigi muziklar, ettigi danslar, ciktigi daglar, catisinda bira ictigi binalara kalsin isterim, ona buna hizmet yillari degil.

Ona aynen soyle dedim, "Kamyon soforu olsun daha iyi. En azindan otoyol kenarinda uc liraya iki fahiseyle sevisir."

Olmebilmek icin cok mutlu olmak lazim, cok... Aksi helde olum dunyadan yitmekten baska birsey degil.

Adem ve Havva'dan bu yana Dunya'nin idaresi baya zorlasti. Allah'a da teknik destek lazim tabii...









Thursday, April 26, 2012

Sunday, July 4, 2010

Ozgehan duy sesimi!



Her hafta hevesle bloguma girdigini, sonra yeni bir sey goremeyip hayal kirikligina ugradigini soyleyip, daha sik yazmam icin beni tesvik eden Ozgehan'a...



Son yillarda Turkiye'deki en trendy koyun Bodrum’daki Guvercinlik olduguna iddaya girerim!

Ustelik o kadar eforsuz, o kadar mutevazi bir uslupla ki Cavalli utanir.

Nostaljinin yukselisi en cok buraya yaramis. 80'lerde bi grup Alman pilini pirtini bir karavana sokusturup egzotik doguyu kesfetmeye yola cikmislar. Nitekim Ege'den disari adim atarlarsa bira gobeklerinin kuculecegini dank edince Guvercinlik'te karavan kolonileri kurup, Efes tokusturmuslar... O gun bugundur de ordalar.

Haliyle, Hans ve Cludia'lar Berlin'den degil de, Bati Almanya'daki IchMöchteFünfKofte, Scheiße, DrOetker falan koyunden geldikleri ve Berlin’de oten duduk sehir merkezinden dalga dalga yayilarak anca 10 senede oralarda duyuldugu icin Guvercinlik’e getirdikleri hersey 70ler ve oncesinden kalma. Yani butum esyalari vintage.

Karavanin birinden muthis New Orleans Jazz parcalari yukseliyor. Balkondan kasketimin altindan sinsice burnumu uzattigimda karavanin bahcesinde 30-40 yildir gunes yediginden artik orjinal rengini kestiremedigim bean bag chairlarin, Eames sandalyelerin uzerine kurulmus, yuksek belli kot sortunun uzerine onden baglamali gomlek giymis, kelebek gozluklerini temizleyen bandanali teyzeler goruyorum. Sanki Nisantasi’ndaki bir café’de asli 1940lardan bir Coca Cola reklami. Amcalarda ise Ataturk’un Tarabya plajinda giydigi speedo/sort mayolardan (resimdekinin biraz daha uzunu) var -hem trendy, hem de vizyoner olsalar gerek-. Su anda buna imkan vermeyeeksiniz ama aslinda gozunuz alisinca ve stil onyargilarindan ozgurlesince, erkek vucuduna en yakisan mayonun bu oldugunu kaniksamaya basliyorsunuz. Sayet, torsonun ucgenligini hic bir stil bunun kadar vurgulamiyor. Bir kac seneye Vogue’a da gelir. Bi de gobekli olmasalar… – Artik saktiklarindan icinlerine cekmek kurtarmiyor da … -

Inanir misiniz, gece kiz tavlamaya giderken hala siyah deri ceket giyen James Dean kilikli delikanlilar var. Sanki her an arabasini koyun isiklarini yukardan goren bir yere cekip, arka koltukta kiz arkadasini goturmeye calisacak. Sanki her an Olivia Newton Those Summer Nights soyleyecek… Sanki ayaklarim topuklu giydigimden degil, dun geceki dar bi sokaktaki acik havada swing partisinde cok tepindigim icin agriyor. Sanki Speedo mayolar degil, benim Birkenstock’larim absurd. (Allah'tan Converse’lerim yanimda, yoksa kendimi baya uncool hissedicem)

Hadi Almanlari ve karta kacan Turklerin vintage esyalarini anladim da, gencleri cozemedim. Tesadufi yada bilincli olarak –ooo piti piti, himmm, galiba tesadufi- hepsi hipsterlar. Annelerinin ve babannelerinin démodé esyalarini rasgele giyip re-modé vaziyette duvar uzerinde cekirdek citliyorlar. Elinden cekidegi alip, otu koydun mu al sana Brooklyn.

Nostaljinin hic bitmemesi, 90'larinsa hic gelmemesi dilegiyle...


Thursday, February 25, 2010

Iliskiler adil olabilir mi, yoksa hepimiz kek olmaya gonullu muyuz?

Her seyin olcusunun manevi oldugu ve herkesin maneviyatinin farkli konustugu bir duzende bir iliskiye nasil adelet bicersin? Bir standart horizon olmazsa tartinin bir kefesindeki sen mi, obur kefesindeki o mu agir basiyor nasil anlarsin?

Yanlis anlasilmasin, guc yada sevgi olcmek derdinde degilim. Ne kadar adil bir iliski oldugunu olcebilmek isterdim ben. Mesala, onunla birlikte olabilmek icin sevdigin insanlardan uzak kalmaya razi olmak ona dogru attigin 10 adim sayilirsa, onun senin istedigin eve tasinmasi kac adim sayilir, yada sayilir mi?

Biri hep 2-3 adim atiyorken, oburu hep 10ar 10ar geliyorsa enayi midir yada lokomotif mi? Ne zaman vericilik sagliksizlasir? 2er adim gelen ne zaman iyice salip 10ar 10ar gelenin butun yolu kat etmesini bekler?

Adil bir birliktelik mumkun mudur yada bir taraf hep hammal midir?

Adalet aradikca iliskiler politiklesiyorsa, en temel hakkin olan esitlik arayisindan vazgecmeyek mi lazim? Ama bu insanin kendine saygisini somurerek kisiyi her gun tuketir. Ote yandan, surekli kurdeleyi cizginin uzerinde tutmaya calistigin bir halat yarisi da her gun insanin yasama sevincinden ve gucunden calarak yipratir.

Adaletin varligi da yoklugu kadar yipratiyorsa, o zaman her sey iki kisilik bir yolda mi tek kisilik bir yolda mi yorulmak istedigimize bakar.

Ikili iliskilerde bir birey nerde biter, oburu nerde baslar diye dusunuyorum. Iliskiler fedakarlik ve ozveri ister. Ortada bir nevi ortak cuvaliniz vardir, insan yeri geldikce kendi cuvalindan alip ona koyar. Bazen hafif toplardir ortak cuvala aktarilan: cani arkadaslariyla cikmak ister ama esini yanliz birakmaya kiyamaz, bazen agir: esi hastadir, varini yogunu onu kurtarmaya harcar. Ama ne zaman insanin kendinden alip iliskiye koyduklari aslinda obur insana gider?

Ve daha onemlisi bu ne gibi sonuclar yaratir?

Insan bunlari dusunmeyerek mi kendine kotuluk eder, yoksa bu cevapsiz sorularla ugrasarak mi?

En klasi aptal olmak, farkindalik insani yiyip bitiren.

Wednesday, February 10, 2010

Dolunay mi, regli mi, yada insanlar hakikaten damarima mi basiliyorlar bilmiyorum ama birilerini isirasim var.

Monday, November 23, 2009




Soyle iki tane bezi poposunun arasina kacmis yagli pehlivan diyecegim, resmi gorup bunu okumaya baslayanlarin birden istahi kacicak. Ama iki dakka sabredin, sonra hep birlikte muradimiza erecegiz.

Gelelim yagli pehlivanlarimiza... Iki tanesi yavrum Allah girismisler. Bez donu yakalamakmis, calim atmakmis, bunlar hikaye. Eller ensede. Kim kelleyi koltuk altina alirsa, oburune hukmedecek. Bir insanin bedenini kontrol etmenin en kolay yolu kafasini yakalamak.

Filmlerde adam sol eliyle kurbanin saclarindan tutar, sonra obur eliylede burnunu dagitir... Cunku kafasini kontrol ettimi zavallicik bir yerlere kacamaz. Belki de harbi erkek kisa sacli olur kulturu, eski medeniyetlerde savasci rolundeki erkegin saldiriya daha kapali olabilmek icin saclarini kesmesinden gelmektedir?

Amcam Sigmund Freud'un bana verdigi yetkiye dayanarak diyorum ki, erkeklerin kadinlarda uzun sac sevmesinin altinda bu vucuda hukmetme, kadina sahip olma ic gudusu yatar. Hatta uzun sac torpulenmis bir fetistir. Gizliden gizliye obsesif ve saldirgan bi yani da vardir.

Oh be, soyledim... Incilerimi sactim yine. Burasi benim blogum degil mi, atis serbest!

"Atesli" posterlerde adam kadinin sacini arkadan parmaklarina dolar ve ceker. Kadin savunmasizdir, adam ona sahip olmustur. Bence uzun sac gunluk hayatta bile derinlerde bir yerlerde erkeklerde bu cagrisimi yaptigindan kadinlarda uzun sac severler.

Son olarak DuyguLabs'deki kucuk sample grubumdaki once 10 kere calkalayarak, sonra 10 kere particle acceleratorimda dondurerek yapi taslarina ayirdigim erkeklere bakinca bir de sunu fark ettim, ne kadar playboy, o kadar uzun sac duskunu. Yani ne kadar ava cikiyorsa, o kadar cok kadinda uzun sac ariyor. Elinde mizrak, onunde bir yaprakla geyik pesinde kosan atalari uzaklardan onlara "kolay yem" mi diyor belki? Bilemedim.